Taş bulundu, dil hemen okunmadı

Bugün Orhun yazıtlarının Türkçe metinlerine ulaşabilmek sıradan görünebilir. Oysa anıtların yeniden bulunmasıyla yazının çözülmesi ayrı aşamalardı. On dokuzuncu yüzyıldaki araştırmacılar, Moğolistan’daki taşlar üzerinde bilinmeyen işaretlerle karşılaştıklarında bunların nasıl okunacağını bilmiyordu. Alfabenin çözülmesi, eserleri yalnız görsel kalıntı olmaktan çıkarıp dil ve tarih kaynağı olarak değerlendirme olanağı verdi. [1]

Bu süreçte bir işareti bugünkü bir harfe benzetmek güvenilir bir yöntem değildi. Aynı şekil farklı yazılarda başka sesleri gösterebilir; benzer görünmeyen işaretler ise yakın seslere karşılık gelebilir. Yazıyı okumak için metnin kendi düzenini ve dilin işleyişini birlikte anlamak gerekiyordu.

Çinceden gelen ipucu

Anıtların bazı yüzlerinde Çince yazılar bulunması önemli bir başlangıç noktasıydı. Ancak bunlar Türkçe yüzlerin satır satır çevirisi değildi. Türk Dil Kurumu Belleten’deki değerlendirme, bu ayrımın özellikle altını çiziyor: Çince metinler anıtların kimlerle ilişkili olduğunu anlamaya yardım etti; bilinmeyen işaretler için hazır bir sözlük sunmadı. [2]

Danimarkalı dil bilimci Vilhelm Thomsen, yazının yönü ve işaretlerin bir araya geliş düzeni üzerinde çalıştı. Sık tekrar eden diziler, olası kişi ve topluluk adlarıyla karşılaştırıldı. Böylece tek bir sözcüğün okunması diğer işaretler için de sınanabilir öneriler üretmeye başladı. Çözüm, bir tahmini bütün metin boyunca kontrol etmeyi gerektiriyordu.

1893 neden dönüm noktası?

Thomsen’in 1893’te ulaştığı çözüm, Eski Türk yazısını araştırmak için yeni bir temel oluşturdu. Ufuk Tavkul’un Bilig’deki çalışması, “tengri”, “Kül Tigin” ve “Türk” gibi sözcüklerin çözümdeki önemini hatırlatıyor. Birkaç anahtar okuma, bütün metnin yalnız sezgiyle çevrildiği anlamına gelmez; ses değerleri, sözcük biçimleri ve bağlam birlikte değerlendirilir. [1]

Yazıyı çözmekle her aşınmış satırın anlamını kesinleştirmek de aynı şey değildir. Taştaki hasar, işaretin biçimi veya bir kelimenin anlamı üzerinde yeni öneriler gelebilir. Eski bir metnin farklı yayımlarında küçük okuma ayrılıkları bulunması, alfabenin hiç çözülememiş olduğu anlamına gelmez.

Neden yalnız metne bakmamalıyız?

UNESCO’nun Orhun Vadisi tanımı, bölgeyi tek bir anıta indirgemeden ele alıyor. Farklı dönemlerden yönetim merkezleri, ticaret bağlantıları ve göçebe hayvancılıkla ilişkili yaşam biçimleri aynı kültürel coğrafyada iz bırakmıştı. Yazıtların bulunduğu çevre, metinlerdeki siyasal anlatının maddi bağlamını anlamamıza yardım eder. [3]

Orhun yazıtlarını bugün okurken iki soruyu ayırmak yararlıdır: Taşta hangi sözcükler yazıyor ve bu sözler hangi amaçla söylenmişti? Bir hükümdarlık anıtı, tarafsız günlük kayıt değildir. Dilin sesi duyulmaya başlandığında tarihçinin kaynak eleştirisi de başlar; çözümün kalıcı değeri, geçmişe soru sorabilmemizi sağlamasıdır.